21. Yüzyılın İkinci Çeyreğine Girerken Milliyetçiliğe Dair Bazı Düşünceler
İçinde bulunduğumuz post-modern çağda; hakikatinden emin olamadığımız bir bilgi bombardımanına tutulurken, salt fikir yazılarının ya da popülist diskurun milliyetçilik adına sağlam bir zemin oluşturması beklenemez. Bu yazıyı yazarken de amacım derin bir incelemeden ziyade kendimde basit bir analiz ve sorgulama yapmaktır.
Her şeyden evvel “fikirlere
kurşun işlemez” mantığı ile yapılan her iş; bana göre boş bir
popülizm, rahatlama aracıdır. 21. yüzyılda siyasî ve ekonomik gücünüz yoksa
hangi fikri savunduğunuzun pek de bir önemi yok. Günümüz Türkiye’sinde bu güç
masalarının dışarısında kalan her düşünce, oluşum entelektüel bir yolculuktan
ya da cılız bir ses olmaktan öteye geçemeyeceğini belirtmek isterim. Oyunu
kuralına göre oynamalıyız. Kırım, Doğu Türkistan vs. örnekleri gözümüzün önüne
getirelim. Ne kadar seminerler verilse, yazılar yazılsa da efektif adımların
atılamadığı ortada. Sonrasında bizim yapmış olduğumuz iş, acılarına ortak olmadığımız
şeylerden kendimize pay biçmek oluyor. Bu hiç dürüst bir tavır değil.
Popülist diskura gelirsek, etki
alanı itibariyle siyaseten daha geniş yer tutma yeteneğine sahip olsa da belli
bir siyasî parametre kayması veya boşlukta şu an üzerinde kafa yorduğumuz gibi
tekrardan revize edilmesi gereken bir süreci zorunlu kılacaktır. Bu zorunluluk
tabii ki peşinden farklı problemleri de getirecektir. Ne demişler: Ayinesi
iştir kişinin ne dediğine bakılmaz. Bu sebeple diskura değil, yapılana
odaklanılmalı. En basit hali ile demek istediğim; “hırsızlık yanlış bir şeydir.”
demek ve onlarca literatür oluşturmaktansa şahsî olarak hırsızlıktan uzak
durmak gerekir. Gün Sazak gibilerini yaşatan popülist diskur değil
eylemleriydi.
Bu popülist diskurun içinde aydın
denilen kişilerin kendi fildişi kulelerinden oluşturacakları Platonizm de
kendine yer bulur. Söyledikleri sözler, kitleler tarafından anlaşılmayınca her
zaman muhatapta suçun arandığı, eğitimsiz görüldüğü, aklın bir tek kendi
mahiyetlerinde var olduğunu savunan bu oligarşik yapı, aynı post-modern çağın
çıktısı, popülist bir yapıdır. Siyasî popülizme göre daha dar bir kitleyi
etkilese de inşa edilecek yeni milliyetçilik zamanla modernleşirken kafalarda
putlar yaratacaktır. Milliyetçiler için “devletin kutsiyeti” de böyle bir
puttur. Bu kutsiyeti oluşturanların siyasetçiler değil, daha arkadaki düşünce
adamlarının olduğunu düşünüyorum. Siyasetçiler aldıkları bu paketi güzel servis
etmişlerdir sadece. Günümüz milliyetçiliğinin revize edilememesindeki iki saç
ayak bu siyasî ve entelektüel tutumdur.
Post-modern çağa ek olarak tuhaf
bir nihilist devirden geçtiğimizi de düşünüyorum. En azından yakın zamanda
“gençler deizm/ateizme kayıyor” eksenindeki tartışmaları kendimce bu minvalde
görüyorum. Dinden soğuma gibi dar bir kalıba sıkıştırmadan daha geniş bir
perspektifte bir “değer yitimi” olarak yorumlamak bence daha doğru. Burada
getirmek istediğim nokta yine ileride küçük de olsa değinmeye çalışacağım
din/İslâmiyet mevzusu. Daha seküler bir milliyetçi sistem oluşturmanın elzem
olduğu bu devirde, seküler olayım derken laisizme kaçınılmasından ya da
modernleşirken değerlerin tamamının gözden çıkarılmasından endişeleniyorum. Bu bağlamda
daha radikal kararlar alınması mecburiyetini kabul etmekle beraber ince eleyip
sık dokuyan korumacı bir şekilde ilerlenmesi gerektiği kanaatindeyim.
Kendi fikrimce konu bağlamında
açmaya çalıştığım bu post-modernizm ve nihilizm olgularına küreselleşmenin ön
ayak olduğunu da gayet iyi biliyorum. Bu kadar genişten almamın sebebi revizesi
gereken milliyetçiliğin böyle bir zemin üzerine geleceğini vurgulama isteğidir.
Evvela yeniden inşa edilen şeyin
gerekliliği açıklanmalı. Buna ortodoks Türk milliyetçiliğinin eleştirisi
diyebiliriz. Neden böyle bir revize planlanıyor, eksiklikleri ya da bizi
rahatsız eden yönleri neler? Bu ortodoks Türk milliyetçiliği neden işlevsel
değil, ya da işlevsel ve gayet iyi gittiğini düşünen kişiler bize göre nerede
yanılıyor? Bu iç hesaplaşmaya bizi götüren sebepler neler? vs. birbiriyle
benzer ama ayrıntıda farklı sorular yöneltilmeli, hoşnutsuzluğumuzu önce teorik
daha sonra somut şeylerle örneklendirmeliyiz.
Kısa vadeli çözümler taktiksel
başarı getirebilir. Ancak herkes tarafından bilindiği üzere devlet taktikle
değil strateji ile yönetilir. Türkiye’deki toplumsal yapı sebebiyle partileşen
milliyetçiliğin sadece ve sadece taktiksel başarı getirdiğini kabul etmeliyiz.
Yoksa üzerinde kafa yorduğumuz milliyetçilik konusunda çok daha az mesai
harcamamız gerekirdi. Ortodoks Türk milliyetçiliğin partileşerek getirdiği bu
taktiksel başarı (MHP’nin kurulduğu yıldan bu zamana kadar başarılı olduğunu
kabul ediyorsak eğer), içerisinden çıktığı konjonktür sebebiyle olmalıdır. Bu
sebeple bahsedilen partinin tarihsel panoramasını iyi bellemek gerek. Yani
“zeitgeist”ı. İdeolojik bazda, zikrettiğimiz bu milliyetçiliğin dinamiklerini
oluşturan en önemli faktörlerden biri Soğuk Savaş’ın Türkiye’ deki
yansımalarıdır. Özellikle NATO’ya girildikten sonra tarafını belli eden Türkiye,
daha muhafazakâr bir çehreye büründü. 1970
sonrası İslamcı düşünce ile sentez haline gelmesi de bu dönemin şartlarına
bağlı olarak gerçekleşmiştir. Yoksa; Komünizm ile mücadele derneklerini,
“Hergün” gazetesinin yayınlarını ya da Namık Kemal Zeybek’e referans ile Gölbaşı’ndan
Adıyaman’a giden ülkücülerin motivasyonu nasıl açıklarız bilemiyorum. Kimliği
oluşturan pek çok unsur vardır bir de onun esas damarı. İslamiyet, bu
unsurlardan biri iken kimliğin esas damarı oldu.
Toplumsal bazda bir diğer faktör zikredilen
dönemde Türk nüfusunun demografik yapısıdır. Daha açık olarak Türk nüfusunun kırsal
kesimde yaşaması, şehir kültürüne sahip olmaması buna bağlı olarak da köyden
kente nüfusun akmasıyla oluşan kültür çatışmalarıdır. Bu bağlamda sadece parti
ve lider, tabanı değil; tabanda büyük ölçüde parti ve lideri etkilemiştir. Bunu
belki çok partili hayata erken geçilmesine bağlayabiliriz. Günümüz ortodoks
milliyetçiliğinin tüm dünya algısı bu minvalde devam etmektedir. Düşünüldüğü
gibi entelektüel bir derinliği de yoktur. Bu sebeple içinde bulunduğumuz asrın dünya
algısı ile uyum sağlayamamaktadır.
İyi Parti’nin bir partiden fazla
olmaması doğrudur. Yıllardır süregelen “merkez partiler gelir gider, ideolojik
partiler kalır, MHP’de bunun tezahürüdür” şeklindeki algının bir değişik
versiyonu. MHP’yi ideolojik hale getiren sembollerin günümüz dünyasında bir
karşılığı olmaması hasebiyle İyi Parti’nin böyle bir politika izlemeyip,
sembolizmden uzak durduğunu düşünüyorum. Ancak partinin üst yapısı ile taban
arasında derin fikri ayrımlar mevcut. MHP’de bu tarz bir ayrım olduğunu
zannetmiyorum. 2023 seçimlerine doğru giderken bu derin ayrımlar pek fark
edilmese de herhangi bir iktidar değişikliği sonrası ayyuka çıkacaktır.
Sembolizm geniş kitlelere yayılmak için olmazsa olmaz şeylerden biri bana göre.
Çünkü soyutlama yeteneği olmayan büyük halk kitleleri fikirleri semboller
üzerinden kendi bünyesine dahil eder. Yeni milliyetçilik inşa edilirken geniş
kitlelere yayılmalı mı, yayılmalı ise nasıl bir yol izlenmeli mevzuları da
tartışılmalı. Ama bu en başta yapılacak işlerden değil.
Bu tarihsel perspektifi sunmamın
sebebi siyasi parti mevzusu. Bana göre günümüzde siyaseten güçlü olmak için
illa siyasî bir partinizin olması gerekmiyor. Milliyetçi bir partinin (inşası
yapılan milliyetçi düşünceye uygun hareket eden) mevcudiyeti tabii ki daha
etkili olur. Ancak bu partinin ortaya çıkışını süreçlerin ve olayların
belirlemesi gerektiğini düşünüyorum. Lider içinde aynı şey geçerli. Parti
varlık itibari ile zaten iktidarı hedeflemeli. İktidarı hedeflemeyen partinin
işlevini yerine getirecek yapının önceden oluşturulmuş olması gerek. Burada
bahsettiğim sivil toplum kuruluşları, Yahudi diasporası benzeri oluşumlar, gücü
kendi kapitalinden gelen şirketler, fikri önemsenen akademisyenler vs.dir.
Her zaman dile getiriyorum,
kavramlarda mutabık kalınmadıkça ne söylenen söz anlaşılır ne de bir iletişim
çıkar. Anlam karmaşasının içinde boğazımıza kadar pisliğe batarız.
Burnumuzdakini temizleyince pür-i paklaştığımızı zannederiz. Bütün metinlerin,
yazıların, fikirlerin, muhataba iletilen her şeyin tanımı yapılmalı. Herkes
aynı şeyi anlamalı. Örnek olarak dillere pelesenk olan “Türkiye Cumhuriyeti’ni
kuran Türkiye halkına ‘Türk milleti’ denir.” tanımı, bir vatandaşlık tanımı DEĞİLDİR.
Türk milleti (daha geniş olarak ‘millet’) nedir sorusunun cevabıdır. Buradan
yola çıkarak; revize edilecek milliyetçilikte, üzerlerinde sürekli konuşulan
kavramların tanımlanması yapılmalı, çözüm süreci gibi bedeli sonradan çok ağır
ödenen dönemlerin şark kurnazlıklarına izin verilmemelidir. Millet, millî,
milliyet, ulus, ulusal, ulusçuluk, ümmet, kavim, ırk, etnik köken, etnisite,
halk, ülke, vatan, dil, lehçe, dialekt, medeniyet, uygarlık vs. nosyonlar,
tarihsel bagajları ve günümüz ulus(al)-devlet anlayışı ile birlikte en ufak
farkları göz ününde bulundurularak tanımlanmalıdır. Burada en önemli husus toplumun her
kesimi tarafından anlaşılacak “Türk” kavramı. Teorik olarak her kesim
tarafından anlaşılacak bir “kavram” olmasa da devletin ve toplumun zor
dönemlerinde tartışmaya mahal vermeyecek nitelikte olması gerekir. Yapılan
tanımlama siyasî, tarihsel, hukukî bağlamda birbirine zıt fikirler
içermemelidir. Yeni milliyetçiliğin inşasında; vatandaşlık algısı, dine bakış, vs.
pozisyonlarda palyatif dediğimiz çözümlerden kaçınmak için bu tanımlamalar
elzemdir.
Ardından tabii ki de milliyetçiliğin tanımı yapılmalı,
‘ne’liği üzerine kafa yorulmalıdır. Belli bir kitlenin ideolojisi mi, partiler
üstü bir şey mi, ulus-devletin kökeni mi, ortodoks Türk milliyetçiliğinden
farkı nedir, biz derken neyi kastediyoruz, amacımız ne, amacımıza ulaşırken
nasıl bir yol izlemeliyiz, hedef kitlemiz var mı, varsa kim, milliyetçilik
tarihsel bir şey olarak mı görülmeli, zamanları aşabilecek bir ideoloji olarak
mı vb. sorulara cevap vermelidir.
Buradan itibaren sorulacak sorular kendi nezdimde açık
cevaplara sahip olsa da özellikle kendisine milliyetçi diyen bireylerin
kafasında yer edindiğini düşünüyorum.
Din teması esas problemlerden
birisi. Din kurumuna nasıl bakıldığı
açıkça dile getirilmelidir. Burada bahsettiğim Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
rolü değil. Din ile araya mesafe koyuluyorsa bu mesafenin ölçüsü, şekli şemali
nedir, şayet partileşir ise dini konulara nasıl eğilmeli, yürütme erkini ele
geçirinceye kadar benzemek istemediği kişilerle benzer eylemlere girebilir mi,
köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyebilir mi ya da siyasi zarara sebep olur
diye tüm sağ partiler gibi selamsız geçmemeli mi? Akçura-Gökalp gibi bize
mahsus bir din inşası mı yapılmalı? Burada üzerinde durulması gereken anayasal
laiklik değil, milliyetçi güruhun kendi diskur ve faaliyetlerinde din ile ne
kadar girift olacağıdır.
İnşa edilecek milliyetçiliğin önünde duran en esaslı
meselelerden biri adını ne koyarsanız koyun “Kürt meselesi” dir, HDP’ ye
bakıştır. Bu mesele ele alınırken “demokratik haklar tüm yurttaşların hakkıdır.
PKK ile etkin mücadele yürütülüp, tüm alanlarda ifade özgürlüğü sağlanmalıdır.”
tarzı açıklamalar bana göre çok teorik kalmaktadır. Bu belki benim hukuk
bilgisi eksikliğimden de kaynaklanabilir. Örneğin PKK ile organik bağı olmayan
bir Türk vatandaşının, “Sayın Öcalan”, “Apo’ nun heykelini dikeceğiz”, terör
örgütü olarak tanınan “YPG, özgürlük savaşçılarıdır.”, “katil devlet” vs. gibi
açıklamalarda bulunması, milliyetçi anlayışa göre ifade özgürlüğüne giriyor mu?
Olası bir iktidar değişikliğinde TRT-Kürtçe devam etmeli mi? HDP meşru bir parti olarak sayılmalı mı,
sayılmamalıysa hangi nitelikleri taşıdığında sayılabilir? Somut örneklerini
vermeye çalıştığım bu sorun, teorik olarak şu büyük soruya bizi getirmektedir:
Mevcut sistem ve rejimi değiştirmeye yönelik de olsa fikir ve ifade özgürlüğü
sağlanmalı mıdır? Aynı soruları FETÖ vb. tüm terör grupları özelinde düşünebiliriz.
Yeni
milliyetçi düşünce, LGBTİ+ konusunda birey bazında değil topluluk bazında mevcut
durumu hakkında ne düşünüyor daha doğrusu ne düşünmeli? LGBTİ+ konusunda çok
bilgi sahibi olmamakla beraber, hak ve özgürlükler bağlamında daha rahat
oldukları Avrupa’da uyuşturucu, intihar oranlarının yüksek olduğunu biliyorum. Birey
hak ve özgürlüklere duyulan saygı, toplumu dönüştürücü etkileri gözlemlenmeye
başlandığında aynı derecede kalabilir mi, kalmalı mı?
Sadece ekonomik bir sistem olarak
kalmayıp, hayatın her alanında bizi etkileyen “kapitalizm”i nereye
konuşlandırıyoruz? Kapitalizm ile milliyetçiliğin arasındaki ilişki düşünsel ve
sonrasında politik faaliyetler açısından ne düzeyde olmalı. Neo-liberal çağın
yıkıcı bir döneminden geçen bizler için bu soruları cevaplamak bir elzemdir.
Cevaplarda basit geçiştirmeler ile değil kılı kırk yararak verilmelidir.
Bir kurum olarak Ülkü Ocakları’nı
eleştirirken, kendine ülkücü diyen ve MHP’ye gönül vermiş herkesi mi
eleştireceğiz. 1980’lerin ülkücülerini ağır bedeller ödemiş tarihsel hafızamız
olarak mı ele alacağız yoksa hiç yaşanmaması gereken olaylarda boy gösteren
figürler olarak mı? Kendisine milliyetçi diyen ancak başka partiden olan
kişileri sırf muhalif diye eleştiri oklarımızdan koruyacak mıyız? AKP ve
AKPliliği ölüm ile eşdeğer tuttuğumuzda, bize sıtmayı razı eden partilere
gözümüzü mü yumacağız?
Milliyetçilerin hazır olması gereken
süreç Erdoğan sonrası dönem değil, Erdoğan gittikten sonra da sürecek olan
AKPliliktir. Yani özellikle son yirmi yılda devlete ve topluma sirayet eden
algı. Devletin menfaati kendi yasalarıdır. Eksik olduğundan yasa
değiştirilmeli, haricinde bir şey yapılmamalıdır. Devletin tanımına “güven”
kavramı yeniden oturtulmalı, kamu görevlileri hangi kademede olursa olsun
hukukî olarak vatandaş olduğu tekrar hatırlanmalı, topluma eğer gerekir ise
jakoben bir tavır ile hak, adalet, liyakat gibi kavramlar tekrar aşılanmalıdır.
Sonuç olarak, yeni milliyetçilik
21.yüzyılın gerekliliklerine ayak uydurmalıdır. Varoluş mücadelesinden, kemale
ancak böyle erebilir. En ağır eleştirilere tabi tutulmalıdır ki sac ayakları en
sağlam şekilde olsun.
Günümüzde devletin ve toplumun tüm dertlerinin
milliyetçilerin de derdi olması dileğiyle. (Okuduğunuz bu yazı; başka bir
düşünce yazısına cevaben kaleme alınmış ancak yayımlanmamış bir yazının revize
edilmiş halidir.)

Comments
Post a Comment