Milliyetçilik ve Tutarlılık
(Ukrayna’da devam eden savaş hakkında sosyal medyada gördüğüm yorumlardan yola çıkarak bu yazıyı yazıyorum. Sıcağı sıcağına yazmak istediğim için kesinlikle eksik yerleri olacaktır. İnşallah okuyucu açısından zihinlerde bir boşluk yaratmaz.)
Ukrayna
meselesi üzerine yapılan yorumlardaki maddi hatalar bir yana, insanların konuyu
tartışma şekli ilgimi çekti. Yazılanların bir düşünce süzgecinden geçmediğini,
temellendirilmiş bir argümanın yanına dahi yaklaşamadığını ve en vülger hali
ile okuyucuya sunulduğunu görüyorum. Buna en büyük sebep yürütülen tartışmalar
da sürekli “fallacy” (safsata) dediğimiz mantık hatasına düşülmesi bana göre. Bu
sebeple; yorumlara binaen örnek bir safsatadan bahsedip sebebini irdeleyecek, yorumlardan
yola çıktığım için kuzeyimizde devam eden süreci küresel siyaset açısından çok
kısa bir değerlendirmesini yapacak ve iç siyasette ise milliyetçilerin
tutarlılığı hususunda birkaç şey söyleyeceğim.
Teorik
aklın zayıflığı ya da daha dar kapsamda tutarsızlık; daha geniş olarak bünyesinde
hiç şüpheye mahal bırakmayacak şekilde zıt fikirleri barındırma, Türkiye’de
kendini entilijansiyanın içerisinde gören pek çok kişinin problemlerinden bir
tanesi. Türk entelektüellerinin mantık bilimi ile hiçbir şekilde
ilgilenmemeleri bu problemin başat faktörü. Özellikle siyaset ile hemhal olmuş
kendisini bir nevi beyin gücü veya ideolog olarak görenlerin. Burada kastettiğim
post-modern çağda gelen yalan-yanlış haberlerden kaynaklı bir tutarsızlık değil
bilinçli bir şekilde yapılandır. Eleştirdiği, saldırdığı, üstüne yürüdüğü konu,
kendisi veya çevresi tarafından ele alındığında yine de savunanı, suspus olanı,
görmezden geleni söylüyorum. Popülizmin kurbanı olmaktan, sürüden kopma
cesareti gösterememekten, başkaları da şunları şunları yapıyor diye bir diskura
hapsolmaktan bahsediyorum. Buna “whataboutism” ya da “whataboutery” deniyor
literatürde. En basit tanımıyla whataboutism, sunulan bir argümana başka bir
argüman ile karşılık vermek yerine, kişiyi iki yüzlülükle suçlamaktır.
Whataboutism’i
taze olan Ukrayna meselesi ile örnekleyebiliriz. Sosyal medyada sıkça rastlayabileceğiniz
Rusya aleyhine yapılan yorumlara, “ABD de zamanında benzerlerini yapmıştı,
onlara da tepki gösterilmesi gerek.” şeklindeki itirazlar, güzel bir
whataboutism örneğidir. Ya da Rusya’nın Ukrayna’yı işgal hareketine haklı
olarak gösterilen tepkiye, “zamanında neden ABD’ye tepki göstermediniz?” gibi
bir cevap vermek de aynı safsata örneğine giriyor. Bunları tabii ki
genişletebiliriz ancak meramımın anlaşıldığını düşünüyorum. Karşı tarafın
konunun asıl aktörlerine değinmeden bunu sıklıkla dile getirmesinin sebebi,
daha önce benzer faaliyetlerde bulunanlara değinmek, içten içe kafalardaki
aktörleri eşitleme çabasıdır. (Burada “fifth column” olarak sayılabilecek
kişileri ayırıyorum. Bu kişiler için ayrı bir analiz yapılıp, değerlendirilmeye
tabi tutulmalılar.) Bu eşitleme çabası, tarihsel olayların yoğun yaşandığı ve adeta
bir haber bombardımanına tutulduğumuz sosyal medyada cılız kalmakta ve işe
yaramamakta genel olarak. Kötü bir savunma biçimi olan bu safsata, maalesef
ülkemizde kendisine karşılık buluyor. Ülkemizde karşılık bulmasını da Türk insanının
her konuya ideolojik olarak bakmasına, bu bakıştan gelen körlüğe ve hatta bu
kör oluşumuzu hala fark edemememize bağlıyorum. Her ne kadar içten içe bireysel
olarak sevmediğimiz hatta nefret ettiğimiz milletler ya da devletler olsa da
devlet olarak reaksiyonlarımızın bireysel duygu ve düşüncelere göre
verilmemesini gerekir. Bireyin, merhametlisi-gaddarı, iyisi-kötüsü, beslediği
sevgisi-nefreti olabilir. Ancak tarihten görebileceğimiz üzere devletlerin
sadece başarılısı ya da başarısızı olabiliyor. Tam bu esnada olabildiğince
objektif ve çok kısa bir şekilde Ukrayna meselesine dair kendi bakış açımı
aktaracağım.
28
Şubat tarihinden bir geri okumayla, NATO bloğu içindeki Almanya’nın yeni bir
“ostpolitik” düşüncesi ile; fikrî, yaşayış şekli, dünya algısı ne kadar farklı
olursa olsun Rusya ile yakınlaşmasını; buradan hareketle kendi ulusal çıkarlarını,
içinde bulunduğu ittifaktan daha üstte tuttuğunu hepimiz az çok gözlemledik.
Hatta önceki Şansölye’nin emekli olacağı tarihin netleşmesi üzerine AB açısından
ne kadar olumsuzluklar yarattığına dair pek çok yazı bulabilirsiniz (Tabii ki
Türkiye’de Almanya algısı bambaşka şekilde.). Fransa’nın ise, komşusunun
benzeri bir tutumu, AB içinde daha aktif rol oynamaya karşı tercih ettiğini söyleyebiliriz.
Özellikle Libya müdahalesinden sonra bu yöneliş iyice ayyuka çıkmış durumdaydı.
Enerji konusunda Rusya’ya yakınlaşması noktasında İtalya için bile bu
söylenebilir. “Beyin ölümü” gerçekleştiği söylenen bir ittifakı savunmaktan
ziyade, herkes kendi başının çaresine bakmaya odaklanmış gibi gözüküyordu.
İttifaktan kastım hem AB hem de NATO’dur. Brexit ile İngiltere de kendi ulusal
çıkarlarına odaklanmış olsa da, Rusya ile diplomatik ilişkilere girmekten
kaçındı. Birleşik Devletler ise Donald Trump ile hamisi olduğu ittifakı
konsolide etmeye çalıştı. (Biden’ın bu kadar aktif olduğunu düşünmesem de
şanslı olduğu su götürmez bir gerçek.) Burada İngiltere ve ABD’nin Anglo-sakson
ittifaklarına diğer güçleri eklemleme çabasını görmezden gelmemek gerek.
Kısacası;
Türkiye’den birbirinin kardeşi, kuvvetli bir ittifakının bileşenleri olarak
gördüğümüz her devlet, kendi uluslarının menfaatlerine odaklanıp, içinde
bulunduğu ittifakların çatırdamasını görmezden geliyordu. ABD’nin aba altından
sopa göstermesine rağmen. Ancak yeni bir siyasi aktör tüm dengeleri sarstı. Tarihî
düşmanımız ÇİN. Ekonomik olarak çok kuvvetli giriş yaptığı bu siyaset
sahnesinde, tüm aktörleri rolleri üzerinde bir kez daha düşünmeye sevk etti. Rusya’nın
hiçbir şekilde meşru/haklı olmayan ve “neo-nazizmle mücadele” gibi komik bir
argümana sığınarak giriştiği işgali, tam böyle bir düzlemde okumak gerekiyor
bana göre. Bu minvalde şunu da aklımızdan çıkarmamak gerekiyor. Türkiye’nin
herhangi bir devlet ya da kurumun yanında olmasını mantıksal gerekçeler ile
savunmak başka bir şeydir; Türkiye’yi dışarıda tutup, bahsi geçen devleti veya
kurumu cansiperane savunmak başka bir şeydir. Bu cansiperaneliğin derecesi,
kişilerin kendi vicdanıdır. Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak tercihlerle
sınanacağımız zorlu bir sürece girmekteyiz. Miras aldığımız devlet geleneğinin
hatalarına düşmeden, savaş-barış, tarafgirlik-dengeli siyaset izleme gibi çığırtkanlıklar
yapmadan, rasyonaliteye ve devletimizin çıkarlarına uygun şekilde yazmalı,
konuşmalı ve ona göre hareket etmeliyiz.
Yukarıda
bahsettiğimiz ideolojik körlüğe geri dönecek olursak, Türk iç siyasetinin
dinamikleri sebebiyle maalesef milliyetçiler arasında da yaygınlaştı. Herhangi bir
eleştiriye karşı yıllardır süregelen “e sizin partide de şöyle şeyler var.”
cümlesine indirgeyebileceğimiz bu anlayış (basit bir whataboutism örneği), ne
yazık ki bizi eleştirinin nimetlerinden uzaklaştırıyor. Ezbere söylenen
cümleler, şovenist tavırlar ve sığ fikirler ile milliyetçi camianın yıllardır
çekmediği yetmezmiş gibi, fikren daha kuvvetli olacağını düşündüğümüz yeni
nesil milliyetçiler, bu kalıba iyice sıkıştırıldı. Bunda son yirmi yıldır
siyasi ideolojilerin reel hayatta baskın olması ve buradan doğan kutuplaşmanın
etkisi yadsınamaz elbette. Ancak milliyetçilerin safsatalara düşmemesi ve en
önemlisi de söylemlerinde tutarlı olması gerekiyor. Milliyetçi naraları süslü
kelimeler ile bezeyip bir şey söylediğini zanneden kişiler; karşı oldukları
fikir, içinde bulundukları parti ya da camiadan gelince suspus oluyorlar. Şunu
belirteyim: Partinizin eylem ve faaliyetlerine yönelik en ufak bir eleştiriye
tahammül edemeyip, diğer partilere taş atmaya çalışınca, hem saçma ve bayat bir
argüman kullanmış, hem partizanlığa adım atmış hem hem de mantık hatasına
düşmüş oluyorsunuz. Daha sonra da ahlaklı olmak üzerine ders vermeye
çalışıyorlar. Unutmayalım ki ahlakın kendisine sahip olmakla ahlakın bilgisine
sahip olmak farklı şeyler.
Sosyal
medyadan takip ettiğim kadarıyla siyasetle iştigal eden pek çok milliyetçi
arkadaş var. Farklı siyasi partilerin içerisinde yürütüyorlar kendi
mücadelelerini. Aidiyetini hissettiğim
milliyetçi arkadaşlara şunu söylemek istiyorum kısaca. Elimde bir
“milliyetçimetre” yok. Şahsım adına şunu söyleyebilirim. Milliyetçiliğimi, dini
inancımı, siyasi fikirlerimi vs. ne bir parti, ne bir parti lideri, ne bir
kurum ne de başka bir şey tayin edebilir. Ancak yazdığım bir yazı, yaptığım bir
açıklama üzerine gelen eleştirileri de tutarlılık açısından kabul etmek
zorundayım. Tutarsız olanı yakalamak zor değil aslında. Zekâ açısından algılayamayanı
anlayabilirim. Görmezden geleniyse affedemem. Şuraya getirmek istiyorum konuyu:
Hangi partiye oy verirsek verelim, hangi partide görev alırsak alalım, kırmızı
çizgilerimizden vazgeçmeyip, içinde bulunduğumuz oluşumu sert bir şekilde
eleştirmemiz, söylemlerimizde tutarlı olmamız gerek. Olabildiğince
partizanlıktan, lidere itaatten, tarihi bagajımızdan gelen ideolojik körükten
olabildiğince uzak duralım. Nihayetinde bir partide görev almak, millete hizmet
etmenin araçlarından birisi. Bu aracın, amaca dönüşmemesi lazım.
Savunduklarımızda tutarlı olalım ki eğilip bükülmeyelim. Burada “gevurluk”
peşinde değilim. Sadece halı altına süpürdüğümüz problemlerin temeline inmeye
çalışıyorum düşünsel olarak. Daha büyük sıkıntılı dönemlere girdiğimizde ki çoktan
girdiğimizi düşünüyorum, bu halı altındaki problemlerin işimizi daha da
zorlaştıracağına inanıyorum. Bu sebeple kafalarımızın daha berrak, fikrî olarak
daha kuvvetli ve farklı yollarda olsak da birbirimize destek olmamız gerek. Umarım
konuyu çok dağıtmadan düşündüklerimi anlatabilmişimdir. Esenlikle.


Comments
Post a Comment