Bir Kitap Nasıl Okunur?



Kitapları Nasıl Okumalı? Akıllı Okurun Klasik Rehberi

Martin J. Adler -Charles Van Doren

Atıf Yayınları 2020

Çev.: A. Erkan KOCA

 

Toplumsal boyutta insanın yaşayış şeklini değiştiren üç büyük olaydan bahsedebiliriz. İlki tarıma geçiş, ikincisi endüstri devrimi, üçüncüsü ise sancılı tarafları modernist bakış açısı ile daha çok dile getirilen bilgisayar ve internetin ortaya çıkışı (Daha spesifik olarak uzak olarak nitelendirebildiğimiz her ne var ise onlara daha kolay ve hızlı ulaşım).

Ekonomik uğraşı avcılık ve toplayıcılıktan ibaret olan insanoğlu, tarımsal üretime geçiş ile bulunduğu mekâna ve o mekânın özelliklerine daha bağlı hale gelmiştir. Tarım toplumundan endüstri toplumuna adım atmak ise toplumun içinde bireyi ve modern devleti ortaya çıkarmış ve tabii ki de bu ikisi ile alakalı pek çok problemi de beraberinde getirmiştir. Endüstri çağından bilişim (enformasyon) çağına geçişle birlikte bilgi hayatımızın merkezine yerleşmiş, bilgiye erişimin zamana ve mekâna bağlılığının sona ermesi de insanın yaşayış şeklini derinden etkilemiştir.

Zaman ve mekândan bağımsız olma ve üstte değindiğimiz kolay ve hızlı ulaşım insanoğlunun ihtiyacından daha fazla bilgiye maruz kalmasına sebep oluyor. Bu bilgi akışı post-truth (hakikatin önemsizleşmesi) ve popülist etki ile de insanın nereye dikkat kesilmesi gerektiği konusunda şaşırtıyor. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve sosyal medya dediğimiz mecraların çıkıyla birlikte maruz kaldığımız bu bilgi bombardımanı, günlük hayatta herhangi bir şey için seçim yapmamızı da zorlaştırıyor. Çünkü seçeneklerin çokluğu kararsız kalmamıza sebep oluyor. Buna “kısıtlayıcı bolluk” denebilir. (“Paradox of Choice” adıyla da bir kitap neşredildi.) Kısaca bilgiye ulaşımımız daha kolay ve hızlı olduğu için tercih yelpazemiz daha geniş, bu yelpaze de ne kadar genişse seçim yapmamız da o kadar zor oluyor.

Bu tercihlerden biri de kitaplar. Özellikle sosyal bilimler alanında bir tutukluğun varlığı sürekli benzer, yeni bir şeyler söylemeyen, söylese dahi dişe dokunur olmayan kitaplar çıkardı son on yılda. Teknolojinin sağladığı kolaylıkla kitapların hızlı basımı ve kitap sayısının günden güne çok daha hızlı bir şekilde artması ile birlikte “ne okumalıyım” sorusu daha çok geliyor aklımıza kısıtlı ömrümüzde.

Bugün burada hakkında birkaç kelam edeceğim kitap da kitap seçimi konusunda kararsız kalanlara fikir verebilecek, kitap okumanın ne olduğu, ne işe yaradığı, nasıl okunması gerektiği, pek çok şeye vakit ayırma mecburiyetinde olduğumuz bugünün dünyasında hangi kitaba ne kadar vakit harcanması gerektiği hakkında fikir verecek bir kitap.

Kitabın orijinal ismi “How to Read A Book: The Classical Guide to Intelligent Reader”. “Kitapları Nasıl Okumalı” olarak konulan kitabın başlığı çevirmenin kendi tercihidir. “Bir Kitap Nasıl Okunur” olarak da çevrilebilirdi. Çünkü kitabı okumaya başladığınızda ilk basım yılı olan 1940’tan bir sene sonra “How to Read Two Books ( https://www.amazon.com/How-Read-Books-Erasmus-Addlepate/dp/B000GVDWDA )” ya da “How to Read A Page ( https://www.amazon.com/Course-Efficient-Reading-Introduction-Great/dp/B000O03N8W )” adıyla mizahî amaçlı kitapların çıktığını da görebilirsiniz.

Kitabın en basit olarak yazılma amacını yazıldığı yıllarda ortaya çıkan hızlı okuma çılgınlığına bir cevap vermek olarak özetleyebiliriz. Çünkü yazarlar “…okumanın bütün amaçlarını elde edebilmek, her şeyin aynı hızda okumayarak farklı şeyleri farklı -uygun- hızlarda okuyabilme gerekliliğidir.” (s.12) diyerek, hızlı-okuma hevesinin bir ulusal hevese dönüştüğünü ve bunun yanlış olduğunu dile getiriyor. Yazarların bir başka gayesi ulusun yükselmesi için en başat şey olarak görülen okuma eyleminin düzgün ve uygun bir şekilde yapılmasını sağlamak. Bu ulusal kaygı kitabın 48. sayfasında şu güzel bölüm ile kendini gösteriyor: “İyi bir lise, eğer başka amaçlara hizmet etmeyecekse, verdiği mezunların yetkin düzeyde analitik okurlar olmasını sağlamak zorundadır. Ve iyi bir üniversite, üniversite olacaksa, yetkin düzeyde çoğul okurlar yetiştirmelidir. Bir üniversite diploması, ona sahip olan mezun kişinin, genel okuyucunun okuyabileceği her türlü materyali okumada ve hemen her konuda bağımsız araştırma yapabilmeyi sağlamada genel yetkinliği temsil etmelidir. Yetkinlik kelimesinin tam manasıyla, gerçek manada yetkin okurlardan oluşan bir ulus haline gelmeliyiz. Bundan azı, hiçbir şekilde geleceğin dünyasının ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyecektir.” 

Günümüzde kitap okumanın o kadar gerekli olmadığı, gelişen teknoloji ile birlikte bilgi sağlamanın pek çok yolu olduğu pek çok kişi tarafından dillendirilmiştir. Özellikle youtube gibi bir mecra, sesli kitapların çıkması, podcastlerin çokça dinlenmesi bu kanıyı kuvvetlendirir nitelikte. Buna katılmamak ile birlikte dış dünyadan sağlanacak her türlü bilgi ve anlayışın en iyi yazılı metinlerden öğrenilebileceği, daha da önemlisi içselleştirilebileceğini düşünmekteyim. Çünkü hayatı sıfır-birler şeklinde görmeyen biri olarak daha kompleks ve derinlikli şeylerin yazılı metinler ve okuma aracılığı ile aktarılabileceğini düşünüyorum. Kitabın yazarları da kendi dönemlerinde bu gereklilikle ilgili yakınmalardan bahsedip, diğerlerinin kitabın yerini neden tam olarak dolduramayacağından bahsettiler. Burada gereğinden fazla örnek içerip yazıyı uzatsa da hala neden kitap okuduğumuzu irdeleyen harikulade bir yazının linkini bırakıyorum. (Benim yazımdan ziyade bu yazı daha zihin açıcı olacaktır. https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/kitaplarda-okuduklarimizi-unutuyorsak-hala-neden-okumaliyiz,21516 )

Kitap okumanın amacı iki türlü olmalı: bilgi sağlamak ya da anlayışı artırmak. Kitapta iki amaçta irdeleniyor. Bu kitabın yazılma amacı ise “daha yüksek bir anlayış kazanmak” olarak tanımlanıyor. Bilgi edinmek için okumak da pek tabii değerli bir iştir. Ancak dışımızdakiler hakkında anlayışımızı arttırmak daha değerli olsa gerek. Bunu açıklayıcı başka bir öz ifade daha yer alıyor kitapta: “Aydınlanma bir yazarın söylediklerine ek olarak onları neden söylediğini ve bununla neyi kastettiğini bildiğimizde gerçekleşmiş olur.” (s.28) Bir yazarın neyi kastetmiş olabileceğinin bilinmesi konusunda bazı soru işaretlerim olsa da genel olarak katılıyorum.  Sadece bilgi ile kalıp malumatfuruşluk taslamak okumanın amaçlarından biri olmamalı. Bu amaca sahiplere, “Alexander Pope’un yerinde tabiri ile, cahilce okuyanlar “kitap yüklü eşekler”dir. Her zaman için, bulduğu her şeyi okuyan ve üzerinde düşünmeyen kara cahiller çıkmıştır. Bu türden kitap düşkünü olup hiçbir zaman ne okuduğunu bilmeyen ve karmaşık bir öğrenmeyle hayatlarını geçirenler için Yunanlıların kullandığı bir tabir vardır. Bunlara sophomorelar denir.” (s.29) Buradaki sophomore tabiri ingilizce “wise-fool” ile karşılanıyor. Türkçe çevirisi var mı bilmiyorum ama bu tabir ile söylenmek istenen önemli bir işi nasıl yapacağını bilmeden sürekli o işle meşgul olmaktır. Ya da bir şeyin önemli olduğunu bilip neden önemli olduğunu anlamamak olarak da açıklayabiliriz. Bu konuda çevirmenin notuna dikkat etmek gerekir.

        Kitap okunurken aktif ve dikkat kesilerek okumanın önemi sürekli vurgulanıyor kitapta. Çünkü öğrenmenin bir “edim” olduğu gerçeği yadsınamaz. Bir şey elde etmek istiyorsak o konuda çaba harcamalıyız. Kitap okurken de bu çabanın gösterilmesi gerek. Aksi takdirde bir öğrenme ya da anlayış kazanma süreci ortaya çıkmaz. Kitap üzerine çaba harcamak da okuduklarımız üzerine düşünmekten, kitaba soru sormaktan ileri geliyor. “Bu anlamda bir kitap da tıpkı doğa ve dünya gibidir. Bir soru sorduğunuzda sizi ancak kendi kendinize düşündüğünüz ve analiz ettiğiniz ölçütünde cevaplandıracaktır.” (s.32)

Kitapta “anlama”nın ne olduğu da açıklanmış. Malûmatın kişiyi alim yapmayacağı gibi manaya sahip şu epizot anlam-bilgi ilişkisini basitleştiriyor. “Bir şeyi anlamamız için illa o şey hakkında her şeyi bilmemiz gerekmez; pek çok bilgi aynı zamanda anlayışımızın önünde birer engeldir de. Biz modernler, anlayışımızı sakatlayan bir bilgi bombardımanı altında boğulma hissine kapılmaktayız.” (s.20)

Kitap dört tür okumadan, dört farklı okuma düzeyinden bahsediyor. Burada “düzey” kelimesi bilinçli seçilmiştir ki her bir düzeyin sırasıyla kümülatif bir şekilde devam ettiği vurgulanmıştır. Yani ilk düzeyi iyi bir şekilde tamamlamadan diğer düzeylerden beklenen verimin alınamayacağı söyleniyor. Bu düzeyler en öz şekilde sayfa 34 ve 38 arasında okunabilir.

Bu düzeyler:

1.      Düzey: Başlangıç Okuması

2.      Düzey: İnceleyici Okuma

3.      Düzey: Analitik Okuma

4.      Düzey: Çoğul (Sintopik) Okuma

Başlangıç okuması: Burada kastedilen bildiğimiz okumayı sökme sürecidir. Okumayı öğretme metotları Birleşik Devletler’de nasıl değişmiş, bu metotların artı-eksi yönlerinin neler olduğu ortaya konmuştur.

İnceleyici okuma: Bu okuma düzeyini basitçe sistematik göz gezdirme olarak açıklayabiliriz. Buradaki amaç kitabın daha derinlikli bir okumaya (analitik okuma) değip değmeyeceğini belirlemektir. İçindekiler bölümüne üzerinde kafa yorularak bakılması, dizin bölümünün kontrol edilmesi; önsöz, kaynakça, giriş ve sonuç bölümlerinin, gerekirse bazı bölümlerin başlangıç ve sonuç bölümlerinin okunması, inceleyici okumayı oluşturmaktadır. “Bu noktada birkaç dakika ile bir saat arasında değişen bir sürenizi ayırarak kitap hakkında bir hayli şeyler bilir haline geldiniz.” (s.53) Burada kendimden ufak bir not düşmek istiyorum. Bu ön okuma işinden verim alabilmek için yazarın da bahsedilen kurallardan haberdar olması ve kitabını bu mantığa göre yazması gerekir. Belki iyi/kötü kitabı ayıran da budur.

Zor olan bir kitap ilk defa okunurken doğru olan yaklaşım en basit olarak şöyledir: Anlamadığınız şeyler için durup sözlüğe bakmadan veya fazlaca kafa yormadan bir çırpıda okuyun.” (s.54) Yani bir kitabı ilk kez elinize aldığınızda her şeyini anlamak zorunda değilsiniz. Hızlıca okuyun. Kitap okuma hızı ile alakalı en iyi formül ise şudur: “Hiçbir kitap hakettiğinden daha yavaş ve sizin onu tam bir tatmin ve kavrayışla okuyabileceğinizden daha hızlı okunmamalıdır.” (s.61) Kitapta en çok katıldığım argüman bu olsa gerek. Çünkü bir kitabın 5 sayfalık bölümünü haftalarca okuyup tam olarak anlayamadığımı hatırlıyorum. Bu o an için kitaba hazır olmamak ya da bilgi eksikliğinden kaynaklanabilir. Tabii ki anladıktan sonra da kitabı içselleştirmek gerekir ki bu yazı da buna değinmeyeceğim.

            Bir kitabı okurken sizin için en önemli cümle ve savların altını çizip kendi cümlelerinizle not alın. Aynı şekilde kitabı bitirdikten sonra kitabın tamamının bütünselliğini bir veya birkaç cümlede (en fazla bir paragraf) ifade edin. Bununla alakalı kitapta örnekler bulabilirsiniz. Bunun önemi kitapta şu şekilde ifade ediliyor: “Aktif bir şekilde yapıldığı takdirde okumak, düşünmek demektir ve düşünmek, kendisini sözle, kelimelerle veya yazıyla ifade etme gereği gösterir. Ne düşündüğünü bildiğini ancak ifade edemediğini söyleyen biri genellikle ne düşündüğünü bilmiyordur.” (s.67)

Kitaplarda not alınırken şu hususlar uygulanabilir:

1.        Belli yerlerin altını çizin.

2.      Kenarlara dikey satırlar çekin. (Uzun olan paragraflar için her yerin altını çizmektense dikey olarak çizmekten bahsediyor.)

3.      Yazarın ortaya koyduğu fikirleri numaralandırın.

4.      Sayfa kenarlarına diğer sayfalardaki fikirleri belirtmesi için sayfa numaralarının not alabilirsiniz. (Bunun için ‘Kg (Cf)’ sembolü kullanılır.)

5.      Kitap içerisindeki en önemli on ifadeyi belirtmek için yıldız/asteriks işareti koyun.

6.      Anahtar kelimeleri yuvarlak içine alın.

7.      Kafanızda beliren fikir ve soruları not almak için sayfanın boş kısımlarını ya da kitapta boş bırakılan sayfaları kullanın. Kitabın arka tarafındaki boş sayfalarda kişisel dizininizi oluşturabilirsiniz.

Analitik Okuma: Bu okuma düzeyi orta eğitim almış herhangi bireyin okumaktan anladığı şeydir. Yani düz olarak bir kitabı okumak. Bu okuma türü ile ilgili de şu kurallar sıralanıyor:

1.      Kitabı tür ve konu başlıklarına göre sınıflandırın.

2.      Kitabın ne hakkında olduğunu olabildiğince öz biçimde ifade edin.

3.    Kitabın ana parçalarının düzenlenişini ve birbirleriyle olan ilişkisini sıralayın ve bütünü genel hatlarıyla ortaya koyarken bu parçaları da ortaya koyun.

4.      Yazarın çözmeye çalıştığı problem ve problemleri tanımlayın. (s.119)

Çoğul okuma: En üstte olan okuma düzeyidir. Bu okuma düzeyi belli bir konu özelinde birden fazla kitabın okunmasına işaret eder. Genellikle araştırma eserleri veren yazarların okuma yöntemi sintopik okumadır. Kafanızda belli bir konu ya da soru varsa seçtiğiniz kitapların yalnızca belli bölümlerini okursunuz, karşılaştırıp analiz edersiniz ve bir sonuca ulaşırsınız. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus; “yazarın onu yazarken amaçladıklarının sizin ihtiyacınızla olan bağlantısını kurmak” gerekir (s.358).  Kitapta çoğul okuma çalışmasına güzel bir örnek veriliyor. Bu sebeple çoğul okuma hakkında başka şeyler yazmayacağım.

Kitap ile ilgili genel görüşlerime gelirsek, örnekler bol ve uzunca verilmiş ben bazı kısımları atlayarak okudum. Okuduğumuz kitap teorik değil de pratik bir kitapsa, bana göre verilmek istenen mesaj alındı ise geri kalan okurun entelektüel zevki ile alakalıdır. Kelimelerin bir kitap için önemi anlatılırken Türkçeye çevrilen kelimelerin orijinali yanlarına yazılmalı idi bence. Her okur bunu bağlamdan çıkartamayabilir çünkü. Kitabın bendeki baskısında çeviri çok akıcı değil. İngilizce çevirilerde "it" zamirinin neyi refere ettiği sürekli sıkıntı oluyor. Bendeki basımında bu zamirin çevirisinden dolayı özne-yüklem uyumsuzluğu oldu bazı yerlerde ve özellikle "bu" zamiri çok kullanılmış. Belki bu sebeple akıcı gelmemiş olabilir.

Kitapta bazı şeyleri fazlaca formüle etme çabası var. Okuma eyleminin bu kadar matematikleştirilmeye çalışılmasını ben uygun bulmuyorum. Bazı bölümler çok iyi formüle edilip kural haline getirilmişse de bazı yerlerde aşırılığa kaçıldığını düşünüyorum. Zaten nasıl okuduğumuz üzerine düşünülür ise kendi metodumuzu daha iyi oluşturabileceğimizi düşünüyorum.

Kitaptaki bazı savlar bende soru işaretleri oluşturdu. Sizi de düşünmeye sevk edeceği için buraya yazıyorum:

1.      En iyi kitaplar en anlaşılır yapıya sahip olanlardır. (?) (s.100)

2.      … Fakat insan ve vatandaş olarak etrafımızdaki dünyayı anlamaya çalışmak gibi bir yükümlülüğümüz var. (?) (s.286)

3.      Yazıda anlamlandırma nasıl olmaktadır? Nasıl olup da bir Fransız çocuğu Le chat s’asseyait sur le chapeu sembollerinden aynı şeyi anlamaktadır? s.42

4.      Herhangi bir sanat veya beceri, onu kendi kurallarına göre çalışma alışkanlığına dönüştüren herkesçe edinilebilir. (?) (s.71)

Son olarak kitaptan beğendiğim ifade ile yazıyı sonlandırıyorum.

“Düşüncelerin gönderme yaptığı şeyi hayal etmeye çalışan insanlar, kendi kendilerini sersemletir ve bütün soyutlamaları düşünerek umutsuz bir duygu ile enerjilerini tüketirler." (s.329)

 

 

Comments

Popular Posts