TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİ BİRLEŞTİRMEK

TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİ BİRLEŞTİRMEK

İlk ya da Son Yazı   

Salt fikir yazılarının zannedildiği kadar (en azından günümüz teknolojik şartlarında) efektif olmadığını, bireysel hazdan çok da öteye gidemediğini düşünenlerdenim. Özellikle spekülatif, yönlendirme amacı taşıyan yazılar sığ ve dar bir kapsamda kalıyor. Tanınmış kişilerin yazdıklarını istisna olarak görürsek bahsettiğim bakış açısı beni, bu yazıyı yazıp yazmama konusunda da kararsız bıraktı. Ancak insanın zihninde karmaşık şekilde bulunan fikirlerini en kompleks ve en sağlıklı şekilde karşı tarafa yazı ile aktarabileceğini düşündüğümden kendimce bir şeyler yazmaya karar verdim.

 Yazının konusu ile alakalı önceden de aklımda pek çok şey olmasına rağmen evvelki yıllarda hem eylemsel hem de fikirsel olarak denenen bu teşebbüsün hiç de başarıya ulaşmadığına hep birlikte şahit olduk. Eylem konusunda milliyetçi partilerin çokluğunu, bu çokluğun zararlı olduğunu ve her manadaki savrulmuşluğunu zaten görüyoruz. Fikirsel olarak ise ufak topluluklar halinde kalınmaya, bireysel hasletler üzerinden gruplaşıp fildişi kulesi oluşturmaya veya partilere göre hizipleşmeye devam ediliyor. Kısacası seleflerimizden hiç ders almıyor, bireyselliğin negatif bir etkisi olarak yankı odamızdan çıkamıyor, daha da kötüsü siyaseten erime noktasına geliyoruz. Yazıyı okuyan kişilerin de milliyetçilerin şu anki durumundan muzdarip olduğunu düşünüyorum. Bunun gibi düşünceler aklımda varken yaklaşık bir-iki ay önce 3-6 Mart arası süreçte, Meral Akşener’in masadan kalkıp dönmesi sonrası Habertürk’e çıkan Y. Ağıralioğlu’nun (seversiniz sevmezsiniz) şu cümleleri beni yine bu konuyu irdelemeye sevk etti.

“…Türk milliyetçileri dağınık olarak girdikleri, birbirlerini boğazlayarak geçirdikleri son seçimi geçiriyorlar. Bugün şu anda karşı karşıya kaldığımız cumhurbaşkanlığının, devletin en üst düzey makamının seçilmesi eşiklerinde, siyasetin maruz kaldığı şantaj dediğim benim, işte parmak sallama dediğim, had bildirme dediğim bu hatta olmasının sebebi Türk milliyetçilerinin dağınıklığıdır. Önümüzdeki dönem Türk milliyetçileri birbirlerini boğazlayarak geçirdikleri bu son seçimden sonra önümüzdeki sürecin inşa edeni, karar vereni ve program uygulayanı olacaklardır. Biz bu hassasiyetle yürümeye devam edeceğiz.” 

Programın linki:

https://www.youtube.com/watch?v=ITdQXKTepls&ab_channel=Habert%C3%BCrkTV

Söylenen üzerinde kafa yorarsak eğer, bunun bir ‘wishful thinking’ (hüsnü kuruntu) mi yoksa ileriye yönelik atılacak siyasi adımların bir beyanı mı olduğunu kestirmek zor. Ama konuşmayı dinleyen milliyetçilerde bir dürtüye sebep olabileceği veya kafasına bir fikrin tohumunu ekebileceğini söyleyebiliriz. Bu dağınıklık ve savrukluktan memnun olanlar var ise siyasi ajandalarının farklı kaynaklardan beslenip beslenmediği hususu okuyucunun takdiridir. Ağıralioğlu’nun Türk milliyetçilerinin birleşmesinden kastı, şu an farklı cenahlarda bulunan partilerin, siyaseten ortak hareket edebilen bir grup oluşturması olsa gerek. Bu ihtimalin emarelerini seçim sonrası oluşacak parlamento dağılımlarından ön görebiliriz. Üst perdedeki siyasi aktörlerin manevralarından ve aldıkları pozisyonlardan ziyade ve seçim atmosferindeki günlük siyasi olaylardan bağımsız birleşmenin kendisi üzerinde düşünmek, ileriki yıllar için nasıl bir rota çizebileceği hakkında kafa yormak akranlarımız açısından daha iyi bir başlangıç olur.

Yazıyı ne tarzda, ne kadar teferruatlı, nasıl bir üslupla kaleme almak gerektiğini, daha doğrusu yazının amacını çokça düşündüm. İlk olarak örneğin Vahit Türk Hoca’nın “Türk Milliyetçiliğin Kaynakları” gibi tema tema ilerleyerek bir seri oluşturmak geldi aklıma. Daha sonra geniş, teferruatlı ve reçete öneren bir analiz yapmayı da düşündüm. Ancak hem müktesebatım hem bireysel hayatımdaki bazı engeller hem de yazının karşılık bulup bulmayacağı konusundaki tereddütüm sebebi ile bunlardan vazgeçtim. Bu minvalde basit, giriş mahiyetinde, mevzu bahis edilen konunun muhattabının olup olmadığını görmenin, muhattabı var ve karşılık bulur ise ilerde daha teferruatlı ve kolektif bir şey ortaya koymanın en doğrusu olduğunu düşündüm. Esas amaç burada okuyucuya Türk milliyetçilerini birleştirmek sorusunu zerk etmek, bu soru çerçevesinde düşündürmek, geri dönüş olur ise birbirimizden haberdar olmaktır.  Kendi açımdan hiç okuyan olmaz ise M. Aurelius’un kendine notları gibi ileride refleksif bir faaliyet gerçekleştiririm.

Yukarıda zikrettiğim sebeplerden ötürü bu yazı akademik bir makale, bir köşe yazısı, ya da bir çağrı metni değil; sade, basit, kısa ve teorik olmayan bir düşünce yazısıdır.

·         Türk milliyetçileri derken kimleri kastediyoruz, kimler bu kapsamda, kimler değil?

·         Türk milliyetçilerinin “milliyetçi olmanın umdeleri şunlardır” dediği şeyler var mıdır, varsa nelerdir?

·         Türk milliyetçilerinin şu anki durumu nasıldır?

·         Türk milliyetçilerinin şu anki durumda olmasının sebepleri nelerdir?

·         Birleşmeden ne mana çıkarılmalı, birleşme gerekli mi? Türk milliyetçileri ayrı cenahlarda yürüteceği faaliyetler mi yoksa bir birleşmeyle birlikte yürüteceği faaliyetler mi ya da birleşik bir çatı altında özerk harekât alanlarına sahip olmaları mı daha faydalı olur?

·         Bir birleşme gerçekleşir ise bu birleşmenin mahiyeti nasıl olmalıdır, başka bir tarz örgütlenme ne şekilde vücut bulabilir?

·         Birleşmeye okuyucu olarak nasıl katkı sunabilirim?

Üstteki sorulara cevap bulmak yerine soruları irdelemek için bu satırları kaleme alıyorum. Yazıyı seçime 2 gün kala, günaşırı ara vermeden bir anda, olabildiğince seçim atmosferindeki yoğun duygulardan arındırılmış bir şekilde “Türk”ün tarafını tutan ve onu muhafaza etmeye çalışarak kendimce rasyonel bir çerçevede kaleme alıyorum. Yazı; bir devletin hudutlarını çizmeye çalışan anayasal bir sorgulama değil, siyasi arenadaki bir fikrin yürütücüleri hakkındadır. Bu sebeple 2021 yılında yazdığım yazının okunması, şu an okunan yazıyı anlamaya katkı sağlayacak, bazı konularda da beni tekrara düşmekten kurtaracaktır. Linkini bıraktığım yazının okunmasından sonra bu yazıya devam edilmesi daha iyi olur.

( https://gadamof.blogspot.com/2022/12/21-yuzyln-ikinci-ceyregine-girerken.html)

Her yazı yazmaya başladığımda yaptığım ilk şey; bahsedeceğim kavramların ‘ne’liği üzerinde durmaktır. Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi kavramlardan aynı şeyi anlamıyorsak eğer konuştuğumuz meselenin anlaşılması imkânı yoktur. Terimsel ifadeler arasındaki farklar halı altına süpürülürse bazı şeylere kafa yormamızın pragmatist bir değeri de olmaz. Fakat düşünsel etkinliklerde kaçamayacağız ufak bir nüans var. Genelleme. Genelleme olmadan da konuştuğumuz meselenin anlaşılma imkânı yoktur. Zaten düşünsel bir etkinliği zor yapan şey de budur. Hem terimlerin en ufak farklarını ortaya çıkarıp ayırarak onları tanımlamak hem de mutabık mana çıkaran bir genelleme yapabilmek.

 Örnek olarak “Müslümanlar” dediğimde, eğer aklınıza Endonezya hiç gelmiyorsa aynı şeyi kastetmiyoruz demektir. Ya da çay dediğim de aklınıza sadece siyah çay geliyorsa yine aynı şeyden bahsetmiyoruz demektir. Yani bir başka örnekle, Fransa’daki ulusalcılar derken neyi kastettiğimiz, konunun gideceği yerler açısından tayin edici bir özellik taşır. Bu sebeple nosyonların ‘ne’liği bir hayli önem arz ediyor.

İlk sorduğum soruyu irdelemek istiyorum. Türk milliyetçileri derken kimleri kastediyoruz, kimler bu kapsamda, kimler değil?

Elimde bir milliyetçimetre ya da yukarıda yine zikrettiğim başka bir sorudaki gibi “Türk milliyetçisinin umdeleri şunlardır. Şu şu vasıfları taşıyanlar milliyetçi ya da şu şu vasıfları taşımayanlar milliyetçi değildir.” diyebileceğim bir şey yok. Bir insan siyasi manada kendisini nasıl tanımlıyor ise öyledir. Onu aforoz etme, dışlama veya negatif kimliklendirme gibi bir yetkim de yok. Ancak kendisini tanımladığı fikir ve ilkeler ile tutarlılığı konusunda sonuna kadar eleştiri hakkım var. Bu sebeple bir genelleme olarak en azından bu yazıda benim milliyetçiler derken kastettiğim şey, kendisini milliyetçi olarak adlandıran herkestir. “Milliyetçi” kavramının günümüz Türkiyesinde içinin boşaltılıp, pejoratif bir mana kazandığını göz önünde bulundurarak biraz daha açacağım.

Öncelikle yazının konusu “siyasa” ya da siyasal olduğu için milliyetçiler derken kastım; amiyane tabirle standart, işine gidip gelen, ailesi olan, kanunlara uyan, bireysel refahıyla toplumsal refahı aynı anda düşünen, siyasetle organik bağı olmayan sade bir Türk vatandaşı değildir. Çünkü Türkiye’de kendisine siyasi görüşünüz milliyetçilik mi diye sorulduğunda büyük bir kısmı evet diyen devasa bir kitle var. Evet denirken denilen şeyin milliyetçilik mi olduğu, soruda kastedilen milliyetçiliğin çehresinin ne olduğu gibi problemlerimiz ortaya çıkıyor. Buradan da “gerçek milliyetçilik” gibi tuhaf, teorik ya da pratik hiçbir katkı sağlamayan, tamamen retorik bir girdaba gireceğiz. Bir fikir ya da ideoloji, yürütücüsü nasılsa öyledir diyerek kestirmeden gidiyor ve milliyetçilik nedir temasını bu yazıda ele almıyorum.

“Türk milliyetçisi” adından kastım ise sadece sağ cenaha yakın olan, daha dindar veya modernizm bağlamında daha muhafazakâr olanlar da değildir. Ben bireysel olarak, bahsettiğimiz bu olgunun, siyasal alanda en kapsayıcı temsiliyetini “Türk milliyetçiliği” kavramı ile karşılandığını düşündüğüm için kullanıyorum. (En kapsayıcı adlandırmanın Türk milliyetçiliği olup olmaması konusu yine başka bir tartışma konusudur.) E peki; o değil, bu değil, şu değil, çocuğun elinden kaçıp yükselen bir balon misali, mefhumu muhalif üzerinden tanım yapmanın tuzağına düşmemek için de şöyle bir şerh koymak istiyorum. Türk milletine ait olma hissi; ekonomik olarak liberal ise liberalliğe ağır basan, sosyalistse sosyalistliğe ağır basan, dindarsa dine ağır basan vs. kişileri kastediyorum. Türk milliyetçileri derken; sadece belli bir parti veya hizbe yakın olanları değil; ülkücü, Türkçü, Türk milliyetçisi, seküler milliyetçi, Türk-İslam sentezcisi, etnik milliyetçi, Atatürkçü, Kemalist, ulusalcı, vs. adlandırmaların hepsini kastediyorum. Siyasi arenada varlık gösteren, siyaset hakkında düşünen, siyasi meşgaleleri olanları kastediyorum. Türk Milliyetçisi derken neyi kastettiğimin anlaşıldığını varsayarak, “Atatürk milliyetçiliği”, “Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği” vb. adlandırmaların ne kadar doğru olduğu ve çıkış sebeplerinin de ayrıca incelenmesi gerektiği kanaatini taşıyorum.

Gelelim ikinci soruya: Türk milliyetçilerinin “milliyetçi olmanın umdeleri şunlardır.” dediği şeyler var mıdır, varsa nelerdir?

Umdeler sözcüğünden hareketle Türk siyasi arenasında sıkça kullanılmış “kırmızı çizgi” sözü akıllara gelebilir. Esasında kastım da budur. Türk milliyetçilerinin kırmızı çizgisi olmalı mıdır, varsa nelerdir, bu çizgiler herhangi bir politik düzlemde esnetilebilir mi, ne kadar esnetilebilir?

 Direkt kitabın ortasından bir örnek ile somut hale getirmeye çalışayım. Bedelini çok ağır ödediğimiz ve pek çok canımızı toprağa verdiğimiz çözüm süreci ya da daha geniş olarak terör. Çözüm sürecini terörü çözmeye yönelik sonuçları kötü bir politika olarak mı, yoksa anayasal bir suç çerçevesinde bölünmeye sebebiyet verebilecek bir politika olarak mı görüyoruz? Örneğin HDP ile diyalog kuran bir milliyetçilikten bahsetmek mümkün müdür? Ya da kafaları biraz daha zorlayacak, toplumsal olarak akıllarda olup uygun bir cümleyle dile çok getirilmeyen günlük politik çıkışlarla göz ardı edilen şu soru var. Bir Türk milliyetçisi, HDP’ye legal ve normal bakan parti veya kişilerle nasıl ve ne ölçüde iletişim kurmalı? Özellikle %50+1 bir sonuçla seçimin kazanıldığı ve HDP’nin 11,7 gibi bir sonuçla son seçimden üçüncü büyük parti olarak çıktığını göz önünde bulundurarak şu günlerdeki milliyetçilik tartışmalarının tek faktör olmasa da temelinde bu sorunsalın olduğunu düşünüyorum. Kendine Türk milliyetçiliği konusunda güvenen akranlarımızın önümüzdeki ihtimalleri ve siyasi süreçleri hesaba katarak bu mesele hakkında kafa patlatması gerekiyor.

            Umdeler konusunda akıllardaki bir başka soruya örnek, Türkiye Cumhuriyeti dışındaki Türklere bakışın nasıl olduğudur. Yukarıda zikrettiğim gibi kanunlar özelinde değil siyasal olarak düşünmeliyiz. Daha sol tandanslı milliyetçilerin bahsedilen Türklere bakışı ile etnik milliyetçilerin Türklere bakışındaki farkın temel sebebi nedir, hangi düzlemde bir consensus sağlanabilir? Bunu bir alt katmana taşırsak, siyasi olarak bağımsızlığı olmayan Güney Azerbaycan, Doğu Türkistan ya da Baskurdistan gibi coğrafyalarda yaşayan Türklere bakışımızdaki farklılığa ne sebep oluyor, bu mevzuda ne düşünüyoruz, ne gibi bir ortak payda da hareket edebiliriz?

            Umdeler konusunda en vülger, en sembolik, en retoriğe dayalı belki de okunduğunda bahse değer görülmeyecek şu örneği vererek bu faslı kapatayım. Elimizle yaptığımız kurt sembolünü düşünelim. Türk milliyetçilerinin içinde neden bir kesim bu sembole bir aidiyet beslerken başka bir kesim bunu yadırgar? Buradaki ayrım salt bireysel zevklerden mi yoksa ulusalcı-milliyetçi dediğimiz soğuk savaş bakiyesi bir gruplaşmadan mı kaynaklanmaktadır? Eğer bu bakiyeden kaynaklanıyor ise bunun aşılması gerekmiyor mu?

 Ya da bir diğer sembolik isim Hüseyin Nihal Atsız özelinde de bahsettiğim fikir ayrılığı düşünülebilir. Bu ve bunun gibi pek çok kırmızı çizgi diyebileceğimiz meseleler Türk milliyetçilerinin önünde durmaktadır. Gözlediğim kadarıyla genellikle palyatif şekilde retoriğe dayalı ve sosyal medya üzerinden muhatabı alt etmeye yönelik bir şekilde tartışma yürütülmekte. Halbuki işe ciddiyetle bakıp derinlikli bir şekilde ve anlamaya yönelik, Türk milliyetçileri içerisinde değişik düşünce grupları bu konular hakkında ne düşünüyor gibi bir kaygımız bile yok. Niye yok? Post-modern algı, kafası çalışan insanların birbirini dinlememe ve anlamama konusunda neden bu kadar başarılı?

Bir diğer mevzu. Türk milliyetçilerinin şu anki durumu nasıldır? El-cevap: Kötü. Bu soruyu; insanı ve kıyamete kadar insanda var olacak hırs, makam, mevki, para, güce yakın olmak gibi olguları zihnimin bir köşesinde tutarak irdeleyeceğim.

Siyaseten Türk milliyetçileri dışında kalanlar tarafından Türk milliyetçisi olarak görülen bilindik üç parti var: Milliyetçi Hareket Partisi, İyi Parti ve Zafer Partisi. Bu partilerin programlarında kendilerini nasıl tanımladıkları ve pratikte nasıl bir çerçevede davrandıkları yine okuyucunun takdiridir. (Ama şu notu da şuraya eklemeden geçemeyeceğim. 3-6 Mart sürecinde Meral Akşener’in masadan kalkması sonrası gelen hakaretamiz eleştirilerden tüm milliyetçilerin kendine bir pay biçmesi gerekir. Zaten bu üslup dışarıya karşı bu partilerin nasıl göründüğünün bir panoramasını bize sunmuş oldu.)

Dışarıdan sadece bu üç partinin görülmesi Milliyetçi Hareket Partisi’nin tarihsel bagajını taşımaları ve Türkiye’nin yetmişli yıllarındaki sağ-sol çekişmeleri sebebiyle olsa gerek. MHP Cumhur ittifakında, İYİP Millet ittifakında, Zafer Partisi ise Ata ittifakında ve üçünün de farklı bir cumhurbaşkanı adayı var. Peki AKP ile birleşen MHP’yi (Mhp’nin parti olarak eriyeceğini düşünen biri olarak Mhp, Ülkü Ocakları ve Mhp tabanının dönüşümünü ayrı olarak ele almak gerekir.) 6’lı masanın kurucularından İYİP’i ve daha bağımsız hareket etmek isteyen Zafer Partisini ayıran şeyin sadece bireysel hasletler olduğunu söylemek ne kadar doğru? Bu bölünmüşlük Türk siyasi tarihinin süreçleri ile ilgili olduğu kadar yukarıda zikrettiğimiz umdeler konusunda anlaşamamazlıktan geldiği de aşikâr bana göre. Siyasetin boşluk kabul etmediği tezinden yola çıkarak bu bölünmüşlüğün sebep değil, tabanda hissedilen rahatsızlığın bir sonucu olarak görüyorum. Sebebin sadece bireysel hasletler olduğunu kabul edelim ve tamamen hayal ürünü bir senaryo çizelim. 2028 ve 2033 seçimlerine giderken politik düzlemin neler olabileceğini bir düşünelim. Şu anki genel başkanlardan farklı genel başkanlarla ve 2023 seçimleri sonrası bir diyalog kapısı bırakılarak girilecek bir süreç bir birleşmeyle sonuçlanabilir mi? Bunun mahiyeti ne şekilde olabilir? Bunu illa tek bir parti çatısı altında tahayyül etmek zorunda değiliz. Örneğin 6’lı masa mantığında düşünelim. Bunu bir düşünelim hakikaten. Partilerin kendisinden bağımsız, en azından parti tabanları için bir düşünelim. Parti tabanlarında olaylara rasyonel ve dünyevi arzular ile bakmayanlar özelinde bir düşünelim.

Maksadımız; iktidara başkasıyla yaptığımız ittifakla tek bizim gurubumuzun gelmesi ise bu, işi rekabete sürüklüyor ve aralardaki sınırları kalınlaştırıyor. Ancak iktidara tüm grupların ittifakı ile beraber gelme amacı taşınsa; bu, rekabeti iş birliğinin arkasında saklanmaya mecbur etmez mi? İş birliği yapıldığında pasta büyümüyor mu? Birleşimin ne derecede olabileceği konusunda da soru işareti var kafamda ama şöyle düşünüyorum. Soruların hepsini doğru çözme hedefiyle girdiğimiz bir sınavdan yüzde yetmişlik bir oran çıkarsak bu bir başarı değil midir? Yüzde yüz birleşme hedefinde illaki fireler verilecektir. Ama yüzde yetmişlik bir birleşme bile şu anki durumdan daha kâfi değil midir? Veya sığınmacıları 5 sene içerisinde göndereceğim hedefini koymuş bir parti, hepsini 6. senesinde gönderse bunu bir başarısızlık olarak adlandırmak ne kadar doğru? Sonuçta siyaset bir uzlaşı işi. Şu anki seçim sürecinde birbirlerine benzemeyen partiler bu işi iyi veya kötü yürütüyor ve an be an izliyoruz. Buradan kendimize bir ödev çıkartamaz mıyız?

İçerde böyle bir senaryo çizdik, bir de dışarıda milliyetçilik ne durumda diye ufak da olsa bir göz atalım İtalya, Fransa, Macaristan ve Polonya örnekleri ile. Avrupa’da sandığa gitme oranları tarihinin en düşük seviyelerini görürken Giorgia Meloni, Fratelli d’Italia partisi ile yüzde 26,2’lik bir oran ile başa geliyor. Fransa’da 2.turda yüzde 41,45’lik bir oy alıp 2015’lerden bu yana oylarını sürekli arttıran Marine Le Pen var. Bu iki örnekte sol ise az bir oya sahip. Diğer cihette Macaristan’da Orban’ın Fidesz-KNDP koalisyonu yüzde 53 ile tekrar geldi. Aşırı sağ diye nitelenen partiler ise yüzde 6 civarında. Polonya’da Andrej Duda tekrar başta. Aşırı sağ burada da yüzde 6 civarında. Bu son iki örnekte ise yeşil/sol partiler ana muhalefet ile beraber hareket ediyor.

Türkiye’deki durum ile bunları nasıl mukayese edebiliriz? Siyaset sahnesindeki bu figürler dünyada milliyetçiliğin şu anki durumu ve nerelere gidebileceği konusunda bize ne söylemektedir? Dünyada neo-liberal müesses nizam ile ulus-devlet arasında bir savaş mı var, varsa bu ne şekilde devam ediyor? Olayları izleyen ve değerlendiren pek çok gazeteci, akademisyen vs. olmakla birlikte, bizim bu konulara ilgimiz neden bu kadar düşük? Milliyetçilerin ciddi manada meraklarını neden celp etmiyor?

Diğer bir mevzu ise bahsettiğimiz sağ cenahtan ayrı olarak sol gelenekten gelen partilerde de sorun olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde. Esasında partilerden ziyade genel olarak görece sol gelenekten gelen Türk milliyetçileri üzerinde de düşünmek gerekiyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında hayranlıkla baktığımız sembol isimleri olan bu damarın durumu şu an nasıldır? Türk solu da diyebileceğimiz ve uhdesinde hayli milliyetçi ögeleri bulunan bu damar, ne oldu da dışarıdan bir bakış ile sürekli terör ile eşleştirildi? TİP ve HDP’ye nasıl bakıyorlar? TİP ve HDP’ye dönük artan sempati ve meyil nereden neşet etti, bunu rasyonel olarak nasıl açıklayabiliriz? Türkiye’deki sol tandanslı milliyetçiler HKP, TKP, Vatan Partisi vb. partiler hakkında ne düşünüyorlar? Dünya’da sol ne durumda, ne tarz bir değişim geçirdi ve buna ne sebep oldu? Yeşil/sol hareketi ne tarz bir politika yürütüyor? Örnek olarak İtalya ve Fransa’da sol partilerin büyük bir tabanı olmasına rağmen bu taban neden aşırı sağ diyebileceğimiz partilere yöneldiler? Bana göre bu atmosferden çıkaracağımız sonuç kısa olarak; neoliberal dünyada hem ulusal çıkarlarını koruyan hem de sosyal/sosyalist politikalar yürütmek zorunda olan bir milliyetçi damarın tabanda bir karşılığı olup olmamasının çok ciddi bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğidir. Avrupa’da bunun ayak seslerinin gür çıktığını düşünmekle birlikte benzer gelenekten gelen arkadaşların da bu konuda yazıp çizmesi dünyadaki dönüşümü anlamamızı daha sıhhatli hale getirir.

Üst katmanda siyasi partilerin altta da tabanın bu parçalı yapısı, mevcut siyasi sistemin ya da daha geniş olarak dünyadaki müesses nizamın tüm ideoloji ve görüşleri yerle yeksan ettiği gerçeğini göz önünde bulundurarak değerlendirilmeli. Bunu bir rezerv olarak buraya koyayım.

Üstte siyasi aktörler, günün olayları ve şartlarına göre şu anki pozisyonlar oluştu diyelim. Alt katmanda ise tabanın hali de içler acısı ne yazık ki. Siyasetin pis yüzü her manada oraya da sirayet etmiş. Ufaldıkça ufalmış, birbirinin yüzüne bakamaz hale gelmiş.

 Ancak siyasi partilerin otuz dakikalık bir toplantı ile tatlıya bağlayacağı konularda kanlı bıçaklı olmak mevcut siyasi sistemin suçu olduğu kadar bizde de bir şeylerin eksik olduğu sonucunu doğurmuyor mu? Umursamaz ve dışlayıcı tavır yerine aidiyet ve ciddiyetimizin yelpazesini genişletecek adımlar atmak daha doğru olmaz mı diye sormadan da edemiyorum. Bunun iç sebepleri olduğu kadar dıştaki olaylar sebebiyle de aramızdaki mesafeyi büyüttüğü bir gerçek.

Türk siyasetinin, siyasi fikirlerinin oluştuğu yıllar soğuk savaşa denk gelen siyasilerden arındığında daha mantıklı hareket edeceğini düşünmüştüm hep. Ancak evvela Kazakistan olayları, ardından Birleşik Devletler’in Afganistan’dan çekilmesi sonrasında Rus-Ukrayna savaşı ile tekrar soğuk savaş vari bir hizipleşmenin oluştuğunu görüyorum. Bu hizipleşme çok sert ve dışlayıcı. Dünyanın yeni bir soğuk savaş dönemine girip girmediği bahsini bir kenarda bırakarak içerde, dış politikaya bakıştaki farklarımızın aramıza bu kadar derin boşluklar oluşturmasını nasıl açıklamalıyız? Bu kadar derin boşluklara gerek var mı? Sayısı yüzleri bulan ve farklı geleneklerden gelen pek çok düşünce grubu var. Öncelikle buraya odaklanmamız gerektiğini düşünenlerdenim. Özellikle Erdoğan’ın devrilme ihtimalinin en fazla olduğu bu seçime giderken duyguların ne kadar yoğun olduğunu hesaba katarak burayı çok deşmek istemiyorum.

Ancak bu meşakkatli sorgulamalardan sonra Genç Atsızları, Kemalist Yön Hareketini ve Milliyetçi Odak okurlarını birleştirmeli miyiz, birleştirebileceğimize kanaat getirirsek bu nasıl teşekkül eder diye konuşabiliriz. Partilerden bağımsız olarak bir güç oluşturulabilineceğine ve bu gücün bir baskı unsuru hatta bir örnek oluşturarak siyasete yön verebileceğine inanıyorum. İkinci Cihan Harbi atmosferine benzer kavgalarımızı geride bıraktıktan sonra, Oppenheimer’ın düşündüğü “atom bombası” gibi etki bırakması gereken bir barışın tahsis edilmesi süreci başlamalı önümüzdeki seçimden sonra. Türkiye’de milliyetçiler Kant’ın aydınlanmayı tanımladığı gibi artık ergenlik döneminden çıkmak mecburiyetindedir.

 Biraz tebessüm bırakmak adına sorduğum soruların Bahçeli vari olduğunu kabul ederek çok uzatmamak için yazıyı burada sonlandırıyorum. Okuyan olursa başkalarına da ulaştırması, yazının kendisi üzerine değil konusu üzerine dönüşler yapılması hususu birbirimizden haberdar olmamızı sağlar.

 Satırları yazarken ki tek mutluluğum merhum Gökalp’in memleketinde olmak. Seçimlerin ülkemiz için en hayırlısı ile sonuçlanmasını temenni ediyorum.

 

Comments

Popular Posts